Te çocukluktan beri arkadaşız. Hatta bayramlık elbiselerle yan yana çekilmiş bir resmimiz var. Ben önden onun bacağını çimdikliyorum. Aslında önce o başlattı da, ama 5 yaş büyük olduğu için arkadan çaktırmadan yapmayı akıl etmişti. O zaman da şimdi de sürekli okur. Üstelik Tolstoy’u da, Bozcaada iskelesindeki bakkaldan alınma cildi sararmış beyaz dizi romanlarını da aynı ciddiyet ve istikrarla okur. Bir kitabı yarıda bıraktığı görülmemiştir. Sanırım dünyanın üretimi onun okuma hızına yetişemiyor, garibim ne bulursa sabırla sonuna dek okuyor.
Sayesinde ben de yeni yazarlarla tanışıyorum. Geçenlerde yine bir kitap gördüm elinde. “Aynı zamanda boks şampiyonu ve üçgen vücutlu olan başarılı bir avukatı anlatıyor,” diyip kitabın arkasını çevirdi. 60 yaşlarında beyaz sakallı bir amca kalın gözlüklerinin arkasından “Ramazan oğlum, aidatları topladın mı?” diye bakıyor siyah beyaz vesikalıktan.
“Apartman yöneticisi bu,” dedim hemen. Yok, bizim binada değil, ama eminim orada bir yerlerde. Kolunun altına sıkıştırdığı deri el çantasıyla kapıcıya direktif verirken görüyorum işte.
Hemen kitabın ortasından okumaya başladım. Böyle yapıyorum bilmediğim bir yazarı okurken, ortadan sararsa başa dönüp üslünce okuyorum. Benim kitapları yarıda bırakmakla ilgili bir sorunum yok. Benim direncim sadece tiyatro oyunlarında baş gösteriyor. Çok kişisel bir iletişim olduğundan mıdır, küçüklükten beni birkaç adım ötende başka bir dünya kurulmasını çok masalsı bulmamdan mıdır bilmem, ne kadar kötü olursa olsun tiyatro oyunlarını yarıda bırakıp çıkamıyorum. Hatta araya çıkar gibi kalkıp sinsi sinsi sıvışmayı bile içim kaldırmıyor. Ben kalkarsam, sen kalkarsan, geri geldiklerinde fark etmezler mi şu kadar sandalye boşalmış diye? Yazık yahu, başarısızsalar da onlar da bir ana kuzusu. Sonra evlerine gidip sevgilinin omzunda ağlarlarsa, “İkinci yarıdan sonra salon yarı yarıya boşaldı,” diye. Sevgili de saçını okşarken içinden demez mi, “Bacağı kopasıcalar, 40 dakika erken çıktınız da sanki gidip dünyayı kurtardınız.” Kaybedenler sevemez mi? Siz hiç kaybetmediniz mi?
Fakat İstanbul’a son gittiğimde annem ve kardeşimle bir oyuna gittik ki hala içimde yaradır. Esprilerin “göt, meme, çük” ergen kahkaha üçgeninde kaldığı oyun araya girer girmez bunlar fırladı. Onlar kolumdan tutup beni kapıya doğru sürüklerken, “Yazık ama oyuncular ellerinden geleni yapıyor, oyun kötü yazılmışsa onların suçu mu?” diye direndim. Kardeşim dellendi, meğer oyunu başrol oyuncusu yazmış. O zaman sanatın ve sanatçının dostu kardeşe bir de,” Tiyatro sanatını yaşatalım, kaç salon var ki İstanbul’da?” damarından girmeyi denedim. “B.k gibi oyun yazacaklarsa yaşamasın zaten,” dedi. Ertesi gün oyun yazarı-başrol oyuncusu televizyonda “yemedim, içmedim paramı tiyatroya yatırdım,” diyordu. Çok kötü hissettim. Sırf bu suçluluk duygusu yüzünden sanırım hangi oyunu varsa gidicem bir dahaki gidişimde.
Neyse, kitaba dönelim. Apartman yöneticisini kızdırmayalım. Okuduğum kısımdan anladığım kadarıyla genç avukatımızın etrafındaki her kadın “Allah aşkına, gözünün yağını yiyim bi kere seviş benimle,” diye kendilerini parçalamaktadırlar. Türk dizilerinde de böyle bir tema var sanırım: libidosu taşmış, koşulsuz şartsız her an sekse hazır kadınlar. Bu sevişgenler kadınsa biz neyiz?
Avukatımızsa İstanbul’un ileri gelen ailelerinden sosyeteye mensup bir kadınla evlenmiştir. Yakışır. Sahne: Çiftimiz harika bir sevişme yaşamıştır. Ki zaten süper bir seks hayatları vardır. Sosyetik güzelimiz kocasının performansına methiyeler düzdükten sonra onu daha ilk görüşte nasıl gözüne kestirdiğini anlatır: “Üzerinde tiril tiril keten bir ceket vardı. Zaten seni görünce bende hoşafın yağı kesildi.”
Ben bu deyimi ilk defa duydum. Belki sosyeteye özgü bir deyimdir de yazarımız karakterini ait olduğu sosyal sınıfla uyumlu konuşturmaktadır. Bilemem. Ama madem öğrendik yeri geldikçe cümle içinde kullanayım da bilgim pekişsin dedim. Arkadaşı da hakem yaptım, ne de olsa o kitabın tamamını okudu.
“Salep nefis olmuş, hoşafımın yağı kesildi,”
“Yok canım? Dur, dur. Ben de hoşafın yağı kesildi.”
“Oooh, şöyle bir uzanayım da hoşafımın yağı kesilsin.”
“Cık,” dedi, “olmadı”
Günün sonunda pes ettim. Sanırım hayatımda hoşafın yağını kesecek bir durum oluşmuyor. Peki, sizin hiç hoşafınızın yağı kesildi mi?
Subscribe to:
Post Comments (Atom)
No comments:
Post a Comment