Tuesday, April 20, 2010

Thursday, February 18, 2010

Aşkın Kanunu Olmaz

Bir teoriye göre çocuklukta korktuğumuz şeyler ileride cinsel olarak tahrik edici oluyormuş. Çok kafama yatmadı bu teori. İnsanların değil de japon erkek bıldırcınların cinsel hayatı konusunda daha net konuşabilirim belki. Bu konuda çalışırken epey bir bıldırcın tanıdım ne de olsa. Bıldırcın bana gelmez, var mıdır benim de bir fidanın güller açan dalı olabileceğim bir kul şu yeryüzünde derseniz, bak diyorum kesin vardır. Bir sürü fetiş çeşidi var, her malın bir kör alıcısı var. Saadetler dilerim.

Saturday, February 13, 2010

Git Başımdan!

Özgür bırak beni

Sevdirme kendini

Lütfen iyi şeyler yapma

Benimle aynı şeylere inanma

Dolama ayağıma çocukluk düşlerimi

Mucize yanıtlara inanmadıkça kendim oluyorum ben

Güzel olan her şeye inancımı kaybettiğimde.

Zaten anasına babasına, tanrısına isyan etmedikçe ne olabilir ki insan?

Ama sen geliyorsun arada aklıma

O zaman geceleri yatmak sabahın köründe de kalkmak istemiyor canım

Tembelleştiriyor beni lanet olası kucağın, anladın mı?

Git başımdan uyuşturma beni

Daha çok şeye kızacağım ben

Hayal kırıklığı ile besleneceğim

Defol git

Özgür bırak beni

Ayda Mı Yaşıyon Bre Kadın!

Daha fazla dayanamadım. 1.5 yıl aradan sonra sigaraya başladım. Aslında sadece aromalı puroya. Ondan birkaç nefes alınca başım dönüyor zaten, hiç tamamını içmiyorum. Böylece belki tam zamanlı tiryakiliğe dönmem. Bir de Türkiye muhabbeti yaptık bu gece. Kaç sene önce bir video bomba gibi düşmüş âlemlere, diyelim ki: “Şirin Baba Şirine’yi Döve Döve Beceriyor,” güya bir sevişme kaseti. Ben duymamıştım, demek ondan artık annemler o kanalın haber bültenini izlemiyor. “Ayda mı yaşıyorsun, ne kadar konuşuldu bu,” dedi arkadaşım. Adam alaturka tuvalete oturur gibi oturmuş ya, pozisyonun adına da “çökertme” demişler. Epeydir bu kadar gülmemiştim.


Çok iğrenç, izleme, dediler. Ama merak kediyi öldürür, gerçekler geri getirir. Ben gerçeklere karşı koyamam. Bulduk, izledik. Dayak kısmı ya da pozisyondan çok adamımızın kıza neredeyse hiç bakmadan sevişmesi rahatsız etti beni. Önce kız sırt üstüyken yapıyor bir şeyler, sonra şişme bir bebekmiş gibi çeviriyor kızı. Kız da şişme bir bebek gibi dönüyor zaten, bakışları havada sabit. En azından bir kitap vermiş olsalar eline canı sıkılmazdı kızın, ya da kaşlarını alabilirdi bir yandan. Yahu Şirin Baba, madem kıza o yokmuş gibi davranıcan, genç güzel bir stajyer olmasına ne gerek vardı, her yaştan kadın görürdü delik vazifesini, canlı bile olmasına gerek yoktu. Böyle miydi kadın erkek sevişmesi, belki de ben unuttum.

Tuesday, February 9, 2010

En azından pasif eylem

http://gayrights.change.org/blog/view/marriage_as_an_exclusive_country_club

İnsanlar aktif olarak bir şey yapmaktansa yapmamaya eğilimlidirler ya, herkese eşit evlilik hakkı verilinceye dek evlenmeyebilirler mesela. Şu anda daha az umrumda olamazdı ama bunu çok isteyip kendi cinsi ile evlenemeyen insanlar var. Sanki birisi klubün anahtarını elinde tutmuş, sen girebilirsin, sen giremezsin diyor.

Monday, February 8, 2010

Sizin Hiç Hoşafınızın Yağı Kesildi Mi?

Te çocukluktan beri arkadaşız. Hatta bayramlık elbiselerle yan yana çekilmiş bir resmimiz var. Ben önden onun bacağını çimdikliyorum. Aslında önce o başlattı da, ama 5 yaş büyük olduğu için arkadan çaktırmadan yapmayı akıl etmişti. O zaman da şimdi de sürekli okur. Üstelik Tolstoy’u da, Bozcaada iskelesindeki bakkaldan alınma cildi sararmış beyaz dizi romanlarını da aynı ciddiyet ve istikrarla okur. Bir kitabı yarıda bıraktığı görülmemiştir. Sanırım dünyanın üretimi onun okuma hızına yetişemiyor, garibim ne bulursa sabırla sonuna dek okuyor.


Sayesinde ben de yeni yazarlarla tanışıyorum. Geçenlerde yine bir kitap gördüm elinde. “Aynı zamanda boks şampiyonu ve üçgen vücutlu olan başarılı bir avukatı anlatıyor,” diyip kitabın arkasını çevirdi. 60 yaşlarında beyaz sakallı bir amca kalın gözlüklerinin arkasından “Ramazan oğlum, aidatları topladın mı?” diye bakıyor siyah beyaz vesikalıktan.

“Apartman yöneticisi bu,” dedim hemen. Yok, bizim binada değil, ama eminim orada bir yerlerde. Kolunun altına sıkıştırdığı deri el çantasıyla kapıcıya direktif verirken görüyorum işte.

Hemen kitabın ortasından okumaya başladım. Böyle yapıyorum bilmediğim bir yazarı okurken, ortadan sararsa başa dönüp üslünce okuyorum. Benim kitapları yarıda bırakmakla ilgili bir sorunum yok. Benim direncim sadece tiyatro oyunlarında baş gösteriyor. Çok kişisel bir iletişim olduğundan mıdır, küçüklükten beni birkaç adım ötende başka bir dünya kurulmasını çok masalsı bulmamdan mıdır bilmem, ne kadar kötü olursa olsun tiyatro oyunlarını yarıda bırakıp çıkamıyorum. Hatta araya çıkar gibi kalkıp sinsi sinsi sıvışmayı bile içim kaldırmıyor. Ben kalkarsam, sen kalkarsan, geri geldiklerinde fark etmezler mi şu kadar sandalye boşalmış diye? Yazık yahu, başarısızsalar da onlar da bir ana kuzusu. Sonra evlerine gidip sevgilinin omzunda ağlarlarsa, “İkinci yarıdan sonra salon yarı yarıya boşaldı,” diye. Sevgili de saçını okşarken içinden demez mi, “Bacağı kopasıcalar, 40 dakika erken çıktınız da sanki gidip dünyayı kurtardınız.” Kaybedenler sevemez mi? Siz hiç kaybetmediniz mi?

Fakat İstanbul’a son gittiğimde annem ve kardeşimle bir oyuna gittik ki hala içimde yaradır. Esprilerin “göt, meme, çük” ergen kahkaha üçgeninde kaldığı oyun araya girer girmez bunlar fırladı. Onlar kolumdan tutup beni kapıya doğru sürüklerken, “Yazık ama oyuncular ellerinden geleni yapıyor, oyun kötü yazılmışsa onların suçu mu?” diye direndim. Kardeşim dellendi, meğer oyunu başrol oyuncusu yazmış. O zaman sanatın ve sanatçının dostu kardeşe bir de,” Tiyatro sanatını yaşatalım, kaç salon var ki İstanbul’da?” damarından girmeyi denedim. “B.k gibi oyun yazacaklarsa yaşamasın zaten,” dedi. Ertesi gün oyun yazarı-başrol oyuncusu televizyonda “yemedim, içmedim paramı tiyatroya yatırdım,” diyordu. Çok kötü hissettim. Sırf bu suçluluk duygusu yüzünden sanırım hangi oyunu varsa gidicem bir dahaki gidişimde.

Neyse, kitaba dönelim. Apartman yöneticisini kızdırmayalım. Okuduğum kısımdan anladığım kadarıyla genç avukatımızın etrafındaki her kadın “Allah aşkına, gözünün yağını yiyim bi kere seviş benimle,” diye kendilerini parçalamaktadırlar. Türk dizilerinde de böyle bir tema var sanırım: libidosu taşmış, koşulsuz şartsız her an sekse hazır kadınlar. Bu sevişgenler kadınsa biz neyiz?

Avukatımızsa İstanbul’un ileri gelen ailelerinden sosyeteye mensup bir kadınla evlenmiştir. Yakışır. Sahne: Çiftimiz harika bir sevişme yaşamıştır. Ki zaten süper bir seks hayatları vardır. Sosyetik güzelimiz kocasının performansına methiyeler düzdükten sonra onu daha ilk görüşte nasıl gözüne kestirdiğini anlatır: “Üzerinde tiril tiril keten bir ceket vardı. Zaten seni görünce bende hoşafın yağı kesildi.”

Ben bu deyimi ilk defa duydum. Belki sosyeteye özgü bir deyimdir de yazarımız karakterini ait olduğu sosyal sınıfla uyumlu konuşturmaktadır. Bilemem. Ama madem öğrendik yeri geldikçe cümle içinde kullanayım da bilgim pekişsin dedim. Arkadaşı da hakem yaptım, ne de olsa o kitabın tamamını okudu.

“Salep nefis olmuş, hoşafımın yağı kesildi,”

“Yok canım? Dur, dur. Ben de hoşafın yağı kesildi.”

“Oooh, şöyle bir uzanayım da hoşafımın yağı kesilsin.”

“Cık,” dedi, “olmadı”

Günün sonunda pes ettim. Sanırım hayatımda hoşafın yağını kesecek bir durum oluşmuyor. Peki, sizin hiç hoşafınızın yağı kesildi mi?

Friday, February 5, 2010

Aşk Dörtgeni: Biz Seninle Çok Kötü Bir Şey Yaptık

Dün seni gördüm. O kadar zaman Ankara’da hangi kafeye girsem her sarışın erkeği sen sanıp boş yere korktuktan sonra, şimdi çıktın karşıma. Boşuna diyorum, çünkü sen o sarhoş olup “Neden, neden?” diye sorduğun gece bile ağlamaktan başka bir şey yapmadın ki bana. Bense beni bulduğunda olacaklardan korkuyordum. Suçluluk psikolojisi işte… Daha neler düşündüm. Bir ara ölümcül bir kazanın fantezisini bile kurdum. O haldeki kadına kin beslenmez ya, başıma gelenleri öğrenince bağışlıyormuşsun beni.

Dün seni gördüm. Hiç değişmemişsin ya, zaten dudağının yanında alaycı bir gülümseme gibi duran derin yara izini nerde olsa tanırdım. Yanına gelmeyi istedim. Hala şiir yazıyor musun diye merak ettim, hani şu yayvan, karakterini senden almış rahatına düşkün el yazınla.

Ama gelemezdim. Çünkü biz seninle çok kötü bir şey yaptık. Sonra ben daha kötü bir şey yaptım.

O ekipten biriyle görüştüm geçenlerde, 10 yıl aradan sonra. O gidince fark ettim, niyetim günah çıkarıp, “Dert ettiğin şeye bak, çocuktuk o zamanlar hepimiz,” sözlerini duymakmış. Oysa havadan sudan, çoluk çocuktan konuştukça gitgide imkansızlaştı eskilerden bahsetmek. O kadar başka bir yerindeydik ki hayatın, yaptıklarımı anlatsam başka bir kadının sırrını açık edecekmişim gibi hissettim.

Sır saklamak gibi, hatırlamayı da iyi beceriyorum. Bana ilk seni seviyorum dediğin akşamüstü hala aklıma gelebiliyor. Atatürk Caddesi’nden eve dönerken“Beni seviyormuş” diye sessiz çığlıklar atmış, kapıyı açan anneme “Seni seviyorum," demiştim.

Sen beni sevdin ya, iyi bir insan olma potansiyelime, seni O’nun kadar sevebileceğime inanmıştım.

Olmadı. İşte bu yüzden, biz çok kötü bir şey yapmış olduk. Ondan sonrası daha kötü olabilirdi ancak. Ben de daha kötüsünü yaptım.