Kahramanım benim. Cizre’nin sıcağından bir ağacın altına kaçmış uyukluyorum. Onlar ileride türküler söylüyorlar. “Sakın kıpırdama!” diye bağırınca elindeki taşı fark ediyorum. Üzerime atlayıp yanımdaki yılanın kafasına indiriyor taşı. Ama o yılanı öldürdüğü için değil, öldürdüğüne üzüldüğü için benim kahramanım. Gözünde bir damla yaş, hayvanın parçalanmış vücudundan çıkan yumurtaya bakıp “Yazık yavrusu varmış,” diyor.
O gittiğinden beri hiç öyle ağaçlık, annemin deyimiyle “bört böcek” arasına gitmedik. Tek gördüğüm bitki okulla ev arasındaki iki dakikalık yoldaki zakkum çiçekleri. Ama o hala yakınlarda. Uzaktan beni izlediğini hissediyorum. Ama onun olduğu tarafa bakamıyorum bile. Bakarsam kaybolur. Yok canım, çocuğuz dediyse o kadar da saf değiliz. Kaybolmaktan kastım annem duyarsa artık gelemez babam, ya da onu da diğerleri gibi "götürebilirlerdi."
Cizre Atatürk İlkokulu’nun birinci sınıf öğrencilerinin yaşları 7 ile 14 arasında değişirdi. Ben 7 yaşındayım, o ayı 14. Sınıfta bir şey yapamıyor ya, çıkıştaki hengamede sıkıştırıyor bir gün. Saçımdan tutup çekiştiriyor, bir yandan da söylicen mi öğretmene ha söylicen mi diyor. Bunu yapmak için eğilmesi gerekiyor tabii, zira boyu benim iki katım. Ben kurtuluş yok derken biri çekiyor üstümden ayı Hasan’ı. Hasan’dan büyük babam var. Kulağından tutmuş, “Bir daha kızıma elini sürersen keserim o elini diyor.” Kahramanım benim.
Sık sık geliyor ama öyle lunaparka filan gidip birlikte ödevlerimi yapmıyoruz. Ben 1-D sınıfının penceresinde onu bekliyorum. O gelince, elektrikler kesildiğinde duvara ellerimizin gölgesinden köpek, kuş yapma oyunundan geliştirilmiş el kol işaretleri ile anlaşıyoruz. Çok değil, en fazla beş on kelimelik bir lisan. Düşünürseniz sevdiğiniz biriyle anlaşmak için bundan fazlasına ihtiyacınız yok.
Sonra bir gün “Gel biraz dolaşalım,” diyor. Ne yaptığımızı biliyorum. O yüzden arabayla bekçi efendinin önünden geçerken koltuğun altına saklanıyorum. Bir sürü yere gidiyoruz. Ben arka koltukta uzanmış, geçtiğimiz kasaba köylere değil, onların üzerindeki göğe bakıyorum.
Bir yerlere gitmeyi şimdi de çok seviyorum. Otobüs, uçak, tren, gemi, yolculuğa bayılıyorum. Ama artık gözlerim yerde. Mola yerlerinde uykulu gözlerle çorba içen, havaalanı banklarında uyuklayan, perondaki telefon kulübesinden sevgilisini arayan, güvertenin arkasında geride kalan karaya bakarak sigara tüttüren insanlara bakıyorum. Kalabalığın arasında onu arıyorum. Bazen o yüzlerden birini, bir iç çekişi, “delikanlı” diye çaycıyı çağıran sesi, şekeri karıştıran uzun ince esmer parmakları o sanıyorum. Aslında orada, tam da bakmadığım yerde, biliyorum. Kaybolur diye bakmıyorum.
Subscribe to:
Post Comments (Atom)

No comments:
Post a Comment